20 Kasım 2010 Cumartesi

bir vecize..

 "Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir."
İmam-ı Rabbânî'nin (r.a.)

19 Kasım 2010 Cuma

insan...


İnsanlar ikiye ayrılırlar, Vaktini beşe ayıranlar, Vaktini boşa harcayanlar....

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kurban Bayramının İlk Gecesi Nasıl Değerlendirilmelidir?


Allah'ın üzerine yemin ettiği mukaddes ON GECE'nin onuncusu Kurban Bayramı'nın ilk gecesidir. Yani Arefe günün ile Kurban Bayramı arasındaki gecenin değerlendirilmesinde çok büyük faziletler vardır..
Cevap
Bayram gecesini ibadetle geçirenin kalbi ölmez

“Kim Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini sadece Allah’tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse, kalplerin öleceği gün onun kalbi ölmez.” (İbn-i Mace)

Bu gece yapılan tövbeler redolunmaz

“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tövbe reddolmaz. Ramazan Bayramı'nın ve Kurban Bayramı'nın birinci geceleri, Berat gecesi ve Arefe gecesi.” (İsfehani)

Bu gece yapılan dualar geri çevrilmez

"Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez. Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı gecesi." (İbni Asakir)

Kurban Bayramı gecesinde hususi bir namaz kılınır

Kurban Bayramı gecesinde kılınacak hususi bir namaz vardır. Bu namazın her rekatında;

•    On beş kere Fatiha suresi,
•    On beş kere İhlâs suresi,
•    On beş kere Felak suresi,
•    On beş kere Nas suresi okunur.
Namazdan selamla çıktıktan sonra, üç kere Ayet-el Kürsi okunur. Sonra on beş kez istiğfar ederek Yüce Allah’tan günahlarının bağışlanması dilenir… (Gunyet’üt Talibin)
Kaynak: www.sorusorcevapbul.com

14 Kasım 2010 Pazar

Allah'ım..


Allah’ım, Bugün kalbime Seni nerde ve nasıl bulacağımı öğret.
( Aziz Anselm’im Duası )

12 Kasım 2010 Cuma

Âşıklar Ölmez Nura Çevrilir..


“Şevk ile her kim cemâlin şem’ine pervânedir Yeri nûr olsun onun ki anladı pervâ nedir.” (Hamdî)

[Büyük bir arzu ile (senin) güzelliğinin ışığına (yani tecellisine) pervane olanlar “korku”nun ne olduğunu (aslında neden korkulması gerektiğini) anlamıştır. Böylelerinin yeri nur olsun.]

Muhammed Hamdullah Fâtih’in hocası meşhur Akşemsed-din’in yedi oğlundan en küçüğüdür. O dönemin kaynakları Hamdullah Çelebi daha dünyaya gelmeden “anası karnında iken Akşemseddin mübarek elini üzerine koyup benim kâmil oğlum fâzıl oğlum şâir oğlum deyu okşardı” kaydıyla Akşemseddin’in hem bu oğluna olan muhabbetini hem de kerametini vurgular.

Gerçekten de Muhammed Hamdullah genç yaşta dinî ilimleri öğrenmiş bir müddet müderrislik yapmış; o yıllarda dünyadan göçmüş olan Akşemseddin’in rüyasındaki işareti ile tasavvuf yoluna girmiş Bayramîliğin bir kolunu süren İbrahim-i Tennûrî’ye intisap etmiş “Hamdî” mahlasıyla şiirler yazmıştır.

İşte yukardaki mısralar doğduğu yer olan Göynük’te bugün babası Akşemseddin’in yanı başında medfun bulunan bu fâzıl ve kâmil zatın kaleminden çıkmıştır. Beyit ALLAH dostlarının Cemâl’e ermek arzusuyla yananların yani sâdık âşıkların ölmediğini ölmeyeceğini; nûra çevrilip nûr olacağını anlatmaktadır bize.

Geceleri ışık etrafında dönen küçük kelebeklere “pervane” denir. Eskiden şem (mum) ile aydınlanırken de pervaneler gelir mumun alevi etrafında döner giderek daralan daireler çizdikten sonra yanar ölürmüş. Bu sahne âşığın sadakatini kararlılığını aşkının şiddetini ifade için eski şiirimizde çokça kullanılır. Sevgilinin güzelliği veya o güzelliğin tecellileri mumun alevine âşıklar da pervanelere benzetilir.

Gözü sevgiliden başkasını görmeyen âşık hayatının mihverine sevgiliyi alır ona pervane olur; onun ilgisini ve iltifatını kazanmak aşkındaki samimiyetini ispatlamak için ölüm de dahil hiçbir tehlikeden çekinmez. Nitekim şair böyle bir âşık için ölenlerin arkasından söylediğimiz “Nur içinde yatsın” duasını hatırlatacak tarzda “yeri nûr olsun” demekle nihayetinde onun aşk ateşine yanarak öldüğünü ima ediyor.

Âşık ölmüştür ama bu arada “pervâ”nın ne olduğunu da anlamıştır. Pervâ “insanın kendisine zarar verecek herhangi bir şeyden korkması sakınması o şey karşısında tedbirli durması” demektir. Oysa âşığın aşk ateşiyle kendini yakıp feda etmesi bir pervâsızlık gibi görünmektedir. Buna rağmen ya da bu sayede pervâ öğrenilmişse nefse yahut maddi varlığa dair bir korkunun pervâ olmadığı asıl sakınılması gerekenin asıl pervâsızlığın başka bir şey olduğu idrak edilmiştir.
Pervânın bir anlamı da “cazibe merkezi mihver bir varlığın etrafında dönen unsurlarla bu asıl varlık arasındaki bağ veya ilgi”dir. Bu takdirde âşığın pervâyı anlaması “ölmekle sevgili ile arasında olması gereken veya zaten var olan gerçek bağı fark etmesi asıl irtibatı kurması vuslatı yaşaması”dır.
Yaradılış hiyerarşisinin en alt basamağını oluşturduğu için “dünya” diye adlandırılan ve beşerî duyularla kolayca algılanabilen bu fani âlem bir karanlık ve yokluk diyarıdır aslında. ALLAH katından bir nur yahut aydınlanma nimeti olarak gönderilen peygamberler ve kitaplarla hem bu hakikati hem de Cenab-ı Hakk’ın kainatta “en-Nûr” ismiyle tecellisini fark eden müminler önce dünyanın karanlığından ilâhi nurun aydınlığına koşar sonra da mum ışığı etrafındaki kelebekler gibi bu nura pervane olur.

Zira müşahede ettikleri tecelliyat ile Cenab-ı Hakk’ın Cemâl’ine muttali olan kalplerin artık başka bir güzelliğe kapılması mümkün değildir. Cemâl-i Mutlak’ın güzelliğinden nasibdar olup da O’na âşık olmamak ihtimali yoktur. Böylece marifetullaha eren nurla dolan kalpler gerçekte var olmayan maddi yanımızla ilgili tehlikelerden değil Sevgili’nin varlığı azameti kudreti keremiyle mütenasip bir hürmet dikkat bağlılık itaat ve itinayı gösterememekten sakınır. Asıl pervâsızlık ALLAH Tealâ karşısında kalpteki havf ve haşyetin eksikliğidir. Yahut aşkla öğrenilen “pervâ” kulun Cenâb-ı Hak’la rabıtasıdır ki kesretin arkasındaki vahdeti müşahede haline ve vahdete dahil olma iştiyakına işaret eder.

Cemâl-i Mutlak’a âşık olup O’nun nuru etrafında pervane olanlar ALLAH dostları yani evliyaullahtır. Onların yeri nurdur. İlâhi aşkla yanıp o nura dahil olmuşlar ALLAH’ın boyasına boyanmışlardır. Bu yüzden onlara bakanlar “ALLAH’ı hatırlar.” Mum ateşinde yanıp ölen pervaneler gibi bunlar da “mevt-i ûlâ” ile ölmüşlerdir. Mevt-i ûlâ nefsin ölümüdür; nefsin hevâ ve hevesinin kökünü kazımaktır. Maddeden veya kesretten kurtulmaktır. Böyle bir ölüm yahut böyle bir ceht kişinin nefsi ile ALLAH arasındaki tercihinin yegâne mihengidir.

Bu yüzden evliyaullahın yeri nurdur. Efendimiz s.a.v.’in ifadesiyle kıyamet günü onların “yüzleri bir nurdur ve kendileri de nurdan birer minber üzerinde” nebiler ve şehitlerin imrenerek bakacağı bir makamda olacaktır. Ölümden değil ama dünyaya bağlanmaktan nefse uymaktan Sevgili’yi unutmaktan “pervâ” ettikleri için Yunus suresinin 62. ayetinde müjdelendiği gibi ahiret yurdunda onlara “havf yoktur” ve “onlar mahzun da olmayacaklardır”.

Hak âşığı için ölüm nefsin ölümü ise öbür türlüsü sadece bir yer değişikliğinden ibaretse hatta vuslatın aslına kavuşmanın imkânı ise eğer; âşıklar ölmez aslına döner nura çevrilir.


Semerkand dergisinden alıntıdır..
T. Ziya ERGUNEL • 109. Sayı / KAPAKTAKİLER

11 Kasım 2010 Perşembe

ey sevgili..



Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana
Âşikâr olurdu gâlib râz-ı pinhânım sana

Ey sevgili...
İçimdeki dertler ile, yaş dolu gözlerim senin için ağlayacak olsa, 
(gönlümdeki) gizli sırlarım (gözyaşlarıma) gâlip gelir ve (sırlar) sana aşikâr olurdu.

Fatih sultan mehmed...

enfal suresi


 ...ve onlar aff dilerken Allah onlara azap edecek değildir..(enfal suresi)

8 Kasım 2010 Pazartesi

Kadinlara hürmet


• Cenab-ı Hak kadınlara lütuf ve ihsan ve itidal­le muamele etmenizi emreder. Zira onlar anneleri­niz, kızlarınız ve halalarınızdır. Onlara ne kadar lütfetseniz layıktır. Kadın fakir olsa da, elinden bir iyi­lik gelmese bile, zevç ve zevce birbirinden yüz çe­virmezler ve ölünceye kadar bir ve beraber yaşarlar.
    • Peygamberimiz, "Ümmetimin en hayırlısı, ailesine en hayırlı olandır" buyurur.
    • Kadına yardım ediniz.
    • Kadın erkeğin esiri değil, fakat amiri ve emîri de değildir. Yalnız eşidir, refikasıdır.
    • Bir millet erkekle terakki eder, kadınla tekamül eder. Yuvayı kadın kurar. Erkeği yuvaya bağlayan, kadındır.
    • Resül-i Ekrem Efendimiz kadının din, namus, şeref ve hukukuna büyük ehemmiyet verirdi. Onlara rikkat ve şefkatle muamele buyururlardı. Kadınların hislerindeki inceliği, seriütteessür olduklarını, kalplerindeki hassasiyeti ve merhameti çok iyi bildiğinden, gönüllerini incitmemek için, dikkat gösterir ve hanımların haksız yere kalplerinin kırılmaması hususunda tavsiyelerde bulunurlardı.
    • Peygamberimiz buyururdu ki: "Kadın, Allah’ın kullarına en büyük hediyesidir. Allah'tan korkun, onlara zulüm ve eziyet etmeyin, onları ihmal eyle­meyin."
    • Anne-baba, kız çocukları hakkında daha ziyade re'fetperver, şefkatli olmalıdır. Zira onların fıtratları, yaratılışları zayıf, nahif ve hassâsedirler. Kız çocuk­ları daha ziyade merhamete, siyanet ve korunmaya muhtaçtır.
    • Peygamber Efendimiz buyurur ki: "Üç kız çocuğuna nail olup da, onlara, kendilerine muhtaç ol­mayacakları zamana kadar infak ve ihsanda bulu­nan, nafakalarını temin eden kimseye Cenab-ı Hak, Cennetini vacip kılmıştır. Meğer ki, o kimse affedil­meyecek büyük bir günah işlememiş olsun veya böyle bir amelde bulunmasın."
    • Anne ve babanın kız çocukları karşısındaki en büyük iyilik ve vazifeleri, en yüksek lütufları şudur ki: Onlara iman ve İslamiyet ilmini öğretmektir, İslamiyet’e layık bir edep, terbiye ve ahlakla büyüt­mektir. Kız yavrularını, insan ve cin şeytanların şer­lerinden kendilerini koruyacak bir ilimle, bilgiyle yetiştirmektir. Böylece manevî güzelliklerle ruhu parlayan birer ev kadını, birer hane hanımı olabile­cek bir halde dünya ve ahirete hazırlanacaklardır.
    • Bir İslam kadını için yemek pişirmek, elbise dikmek, evinin nezafetine ve temizliğine bakmak, çamaşır yıkamak, çocuğuna bakıp beslemek, erkeğinin hizmetini görmek, büyük bir şereftir; iffettir ve ismettir. Namazını geçirmeyen, farzlarını eda eden, Allah'ın emirlerini yerine getiren hanımların bütün dünyevî işlerini dahi bir nevi ibadet olarak, Allah-u Teala Hazretleri kabul buyurur. Bu suretle, geçici, fani ömürleri ahiret hesabına, baki, daimî bir hayata tebdil edilebilir. Ebedî, sonsuz bir ömre çevrilebilir.

    ZÜBEYİR GÜNDÜZALP

7 Kasım 2010 Pazar

NİYAZİ-İ MISRİ DEN..

 
 * Dermân arardım derdime derdim bana derman imiş
      Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş
      Sağı solu gözler idim dost yüzünü görsem deyû
      Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş

    * Öyle sanırdım ayrıyam dost gayrıdır ben gayrıyam
      Benden görüp işideni bildim ki ol cânân imiş
      Savm u salât u hacc ile sanma biter zâhid işin
      İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş

    * Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
      Nerden gelip gitdiğini anlamayan hayvân imiş
      Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakk'al yakîn
      Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

    * Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradur
      Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş
      Anla hemân bir söz dürür yokuş değildir düz dürür
      Âlem kamu bir yüz dürür gören anı hayrân imiş

    * İşit Nîyâzi'nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
      Hakdan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhân imiş

3 Kasım 2010 Çarşamba

Sungur Abi'den Hocaefendi hakkında..


Abdulkadir KAVUN ağabey İhsan ATASOY ağabeyin hazırladığı Üstadın Manevi Evladı Fena Fi’n- Nur Mustafa SUNGUR adlı kitab’da naklediyor ki :

    Mustafa SUNGUR ağabeye Fethullah hocaefendi hakkındaki kanaatleri sorulduğunda “Değil Fethullah GÜLEN gibi İslam Kahramanı, İslamiyet’e birkaç saç teli kadar faydası olan birisinin, başımız üstünde yeri var dır” der.

    Yine bir defasında birisi yanında Fethullah Hocaefendi’yi tenkide kalkışır. Sungur ağabeye sorar : Nur Talebesimidir ?? Sungur Ağabey birden hiddetlenir. Önce : “Kardeş sen kaç senedir Risale-i Nur okuyorsun?”diye sorar. Muhatabı uzun yılların Nur okuyucusudur. Tekrar “ Şimdi bu kadar senedir okuyorsun, kaç kişiye Nur’ları verdin, kaç kişiye vesile oldun?” diye sorar. Muhatabı cevabda zorlanınca :

    “Bu zat sadece Sözler Yayınevi’nden Orta Asya hizmetleri için tırlar dolusu Risale-i Nur satın aldırıp neşretti. Şimd i sen ALLAH’dan korkmuyor musun da ‘O Nur talebesi midir?’ diye soruyorsun! Şimdi o Nur Talebesi değildir de sen misin Nur Talebesi?” diye cevap verir.
    (Sf :475)